SEVINÇ ÇOKUM’LA SÖYLESI

——————————————————————————–

– Otuz yılı aşkın süredir yazıyorsunuz ve bu süre içerisinde yirmiden fazla kitap yayımladınız. Yayımlanan ilk kitabınız “Eğik Ağaçlar” bir hikâye kitabı idi. Bize, yazı hayatına nasıl başladığınızı anlatır mısınız?

– Ben yazı hayatıma lisede, öğrencilik yıllarımda şiirle başladım. Biz lisedeyken 27 Mayıs darbesi oldu. O zamanın siyasetçileri yargılandı. İçlerinden –başbakan da dahil- üç kişi idam edildi. O zamanlar arka plânında Osman Bölükbaşı’nın olduğu Kudret adında bir gazete çıkıyordu. Bu gazete, muhtevası o zamanın siyasî gündemini ihtiva eden bir yarışma açtı. Bu yarışmaya herkes katılabiliyordu. Ben de katıldım. Hatta ailem, büyüklerin katıldığı böyle bir yarışmaya katılmamı pek istemedi. Ben şansımı denemekte ısrar ettim. Yarışma sonuçlandı ve ben ikinciliği aldım. Ödül töreni için Ankara’ya gittiğimizde şaşırdılar. Bu yarışmadan elde ettiğim sonuç kendime olan güvenimi artırdı, yazma isteğimi kamçıladı diyebilirim. Hikâyeye geçişim üniversitedeki öğrencilik yıllarımda oldu. Benim ilk hikâyem 1972 yılının şubat ayında Hisar dergisinde çıktı. Aynı yıl hikâyelerim Eğik Ağaçlar adıyla kitaplaştı. Hisar dergisine her ay bir hikâye vererek yazmaya devam ettim. Daha sonra Türk Edebiyatı’nda da yazmaya başladım.

- Sevinç Çokum nasıl yazar? Bir hikâye ya da roman konusu zihninde nasıl oluşur, hangi aşamalardan geçer, yazma anında dışardan görünen Sevinç Çokum nasıl bir insandır?

- Bir yüz, bir olay, bir cümle hatta bir melodi, yazılacak yazının ilk çekirdeğini oluşturur. Yazarken mutlaka müzik dinlerim. Bu klâsik batı müziği olabilir, klâsik Türk müziği olabilir. Genellikle gecenin sessizliğinde yazmayı tercih ederim. İster duygu yoğunluğu deyin, isterseniz ilham deyin o geldiğinde mutlaka yazmak isterim. O coşku geldiğinde bozuk cümle ile de, yanlış imlâ ile de olsa yazmak isterim. Daha sonra o metni işlerim. İmlâsını, cümle yapısını düzenlerim. İşlerken de fazla değiştirmek istemem. Çünkü fazla değiştirmek yazıya yansıyan o ilk duygunun kaybolmasına yol açıyor.

Ben disiplinli çalışırım. Roman yazıyorsam her gün birkaç sayfa yazarım. Ama hikâyeyi bir oturuşta bitirmek isterim.

- Yazmak sizin için hayatın olmazsa olmazları arasında mıdır?

- Evet öyledir. Yazmasam herhalde bunalıma girerdim. Romanımı bitirdikten sonra bile zaman zaman normal hayata dönemiyorum. Kahramanları sürekli kafamda taşırım. Bir de kafamdaki kahramanlar ideal kişiler olduğu için gerçek hayatta onların pek karşılığı yok. Bu sebeple yazdığım veya bitirdiğim romanın etkisinden uzun süre kurtulamıyorum. Hani derler ya çivi çiviyi söker diye. Bir romanın hayal dünyasından kurtulamamışsam başka bir romana geçerim ve yazmaya başlarım.

Yazmak insanın bir anlamda kendisi ile savaşıdır. Ben kendimi bu anlamda kendisi ile savaşı olan birisi olarak görürüm.

- Yazarken plânlama yapar mısınız?

Çok kabaca bir taslak yaparım. Yalnız bende romanın sonu bellidir. Romanın başını sonuna göre yazarım. Benim yazacağım romanın kişileri bellidir. Sonu bellidir. Olayların akışı bellidir. Ama hangi kişinin romanda ne kadar yer alacağını bilemem. Meselâ tali bir kahraman romanın asıl kahramanına dönüşebilir. Kahramanların beni yönlendirdiğini söyleyebilirim. Bir yerde hoşuma giden bir isim duyarsam defterime kaydederim. Onu kahraman adı olarak veya kitap adı olarak kullanırım. Okuduğum eserlerden beğendiklerimi defterlerime kaydederim. Sonra kullanırım. Yazma anında kitap okurum. Fakat okuduğum kitabın üslûbundan etkilenmekten her zaman korkmuşumdur. Eskiden daha çok korkardım. Şimdi daha rahat okuyorum. Belki bu kendi üslûbumun iyice oturmuş olmasından kaynaklanıyor.

- Üç hikâye kitabınızdan sonra “Zor” ile romana geçtiniz. Edebiyatımızda sizin gibi pek çok yazarın da hikâyeden romana geçtiğini görüyoruz. Çoğu yazarımız hikâyeden romana geçtikten sonra tekrar hikâyeye dönmüyor. Ancak siz romanla hikâyeyi bir arada yürütüyorsunuz. Bu konuda neler söylersiniz?

- Ben, hiçbir zaman hikâyeyi romana geçmek için bir aşama olarak görmedim. İçimde her zaman roman yazma arzusu vardı. Üniversiteden hocam Mehmet Kaplan’la görüşürdük. O da roman yazmamı tavsiye etmişti. Yazmaya karar verdim. Kendi tecrübelerimden yola çıkarak o dönemi yansıtan bir roman denemesi oldu bu. Sizin de bahsettiğiniz gibi Zor adıyla yayımlandı. Fakat bu ilk roman içime sinmedi. Bazı teknik kusurlarını gördüm.

- Bu romanınıza “hikâye dilinin etkisi altında olmak…” gibi de bir eleştiri yöneltildi sanırım.

- Bu tür eleştiriler oldu ama bunun yanında olumlu eleştiriler de aldım. Meselâ Necmettin Türinay olsun İnci Enginün olsun çok olumlu değerlendirmelerde bulundular. Gerek olumsuz eleştirenler gerekse beğenenler bu romanımı yabana atmadılar. Fakat daha önce de söylediğim gibi ben bazı eksikliklerinden dolayı bu romanı bir daha bastırmadım. Bir ara romanı yeniden ele alıp yazmayı düşündüm. Hatta birkaç bölümünü yazdım. Bu denemelerimden anladım ki, yazılmış bir romanı yeniden yazmak pek kolay değil. Galiba, romanın tekrar havasına da giremedim. Öylece kaldı.

Sorunuzun ikinci kısmına gelince; bazı yazarlar hikâyeyle başlayıp romana geçtikten sonra artık hikâye yazmıyorlar, diyorsunuz. Doğrudur. Meselâ Tarık Buğra’da bu böyle olmuştur. Bu yazar, hikâyeyle tanınmıştır. Fakat sonraları romanda yoğunlaşıp hikâyeye dönmemiştir. Ben, bunun sebebini bu yazarların romanda kendilerini bulmuş olmalarıdır diye düşünüyorum. Ben, tür olarak hikâyeyi çok seviyorum. Hikâye, yoğunlaşan duyguların anlatılmasına daha uygun. Hikâye ile verdiklerinizi romanla veremezsiniz. Hem hikâye anlık duyguların aktarımıdır. Roman daha uzun bir zaman diliminde yazılır. Hikâyenin hem “an”ı anlatması hem de yoğun duyguların ifadesinde uygun bir tür olması nedeniyle benim için vazgeçilmez olduğunu düşünüyor ve hikâyeyi devam ettiriyorum. Anlatacağınız öyle şeyler vardır ki birkaç sayfada biter. Ama bir yazar için mutlaka anlatılması gereken şeylerdir bunlar. Yazar onu fazlalıklardan arındırılmış olarak anlatmaya çalışır. Bunu da ancak hikâyeyle yapabilir yahut bu yoğunluk, arındırılmışlık şiirle ifade edilebilir. Hikâyenin yoğunluk ve rafine oluş bakımından şiire en yakın tür olduğu söylenir.

- Klâsik tanımlarda romanın hikâyenin hacimli biçimi olduğu söylenir. Sizce bu doğru bir tanım mıdır? Sizce hikâye ile romanı birbirinden ayıran unsurlar nelerdir? Ya da siz hikâyeyi nasıl tanımlıyorsunuz?

- Sözünü ettiğiniz hikâye ve roman tanımları çok yüzeysel ve formüle edici. Romanla hikâyeyi birbirinden ayıran unsurların içinde elbette hacimden de söz edilebilir. Ancak, hacimli hikâyeler olduğu gibi kısa romanlar da mevcut. Hikâye ile romanın farklılıklarını hacmin ötesinde aramak gerekir. Romanda sizi alıp götürmesi gereken bir şeyler olmalı. Hikâyede beş altı sayfaya yaydığınız duygularınızı, dünyanızı romanın iki yüz, üç yüz sayfalık genişliğinde yapmaya kalkarsanız bu romanı okutamazsınız. Okutmuş olsanız bile o, roman olmaktan çıkar. Romanda entrika dediğimiz şeyin olması gerekir. Okuyucuyu meraklandıracak “düğüm”ün olması kaçınılmazdır romanda. Çünkü okuyucunun dikkatini bu unsurlar dinç tutar. Oysa hikâyede bu unsurların olması her zaman gerekmez. Hatta birçok hikâyede entrika bir yana bir olay bile yoktur. Dahası son dönem hikâyelerde (Çehov tarzı hikâyede) bir anın anlatımı vardır. Olayın başı yoktur. Hikâye beklenmedik anda biter. Âdeta olay yarım kalmıştır. Yani hayatın küçük bir kesiti verilir. Tabiî Maupassant tarzı hikâyede serim, düğüm ve çözüm bölümleri vardır.

Gerçi modern romanda da Çehov tarzı hikâyede olduğu gibi olay yarım bırakılabilir. Ben son romanımda bunu yaptım. Roman bitiyor ama sanki sonra devamı gelecekmiş gibi bitiyor. Yani bundan sonra ne olacak sorusuyla bitti roman.

Günümüzde roman, teknik açıdan öyle bir hâle geldi ki klâsik roman tanımı birçok noktadan geçerliliğini yitirdi. Vadideki Zambak, Suç ve Ceza, Sefiller gibi klâsik romanların tekniği ile hikâyeyi karşılaştırabilirsiniz. Ama artık romanlar bu klâsik tarzın dışına taşan özellikler taşıyor. Postmodern romanlarda tam bir bütünlük de yok. Parça parça yazılmış metinler, hikâyeler küçük anlam bağları ile belki imalarla birbirine bağlanıyor. Demek ki artık hikâye ile romanların karşılaştırılmasına eleştirmenlerin, edebiyat tarihçilerinin başka gözle bakmaları gerekiyor. Okullarda öğrencilere öğretilen tanımlardan söz ettiniz, bu tanımlamaların da daha geniş açıdan ele alınması zarureti ortaya çıkıyor o zaman. Kalıpçı, kısır tanımlamalardan, kesin ifadelerden sakınmak yararlı olur diye düşünüyorum.

- Türk edebiyatına ilişkin zaman zaman yapılan değerlendirmelerde, Türk şiiri ve hikâyesinin dünya ölçeğinde güçlü temsilcilerinin bulunduğu ancak Türk romanının henüz emekleme aşamasında olduğu söylenir. Bu değerlendirmeye katılır mısınız?

- Şiir ve hikâye için söylenenler doğru. Ancak roman konusundaki değerlendirmelere katılamıyorum. Türk romanı vardır, hem de iyi örnekler ortaya konulmuştur. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Türk romanının klâsikleri vardır. Bunlar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarlardır.Tanpınar’ın Huzur’u dünya ölçeğinde bir eserdir. Diğer taraftan sözünü ettiğim bu yazarlar dünya edebiyatını olmasa da Avrupaî edebiyatı çok iyi bilen insanlardır. Üslûp var, dil var, teknik kurgu çoğu zaman yerli yerinde… Bir eserin güzel olabilmesi için gerekli olan her şey mevcut.

- Son romanınız, “Gece Rüzgârları” yeni yayımlandı. Otuz yıldır yazan ve üreten biri olarak yazma serüveninizi ve eserlerinize gösterilen ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Eserlerimin ilgi derecesini bilmiyorum ama otuz yıldır yazma işiyle uğraştığım için oturmuş bir isim var. Ben, çalışkan bir insan olduğumu söyleyebilirim. Kendimle yarış hâlindeyim. Her yıl bir eser ortaya koymaya çalışıyorum. Yazacakları konusunda seçici bir yazarım. Sipariş üzerine yazı yazmam. Ancak, benim de aklımda olan, tasarlamasam bile yazılması iyi olur diye düşündüğüm bir konuda yazma teklifi gelirse üzerinde düşünürüm. Bir seferinde böyle bir teklif geldi, denedim. Başarılı olamadım, yarım kaldı. Onun için yazacağım her neyse ona inanmam lâzım. Yazdıklarım bana inandırıcı geliyorsa okurdan da iyi yansımalar geliyor.

- Eserlerinizde Rumeli ve Kırım gibi imparatorluk topraklarının kaybedilmesi konularını ağırlıklı olarak işlediniz. Ele aldığınız bu konuların birey olarak Sevinç Çokum’un hayatındaki önemi nereden kaynaklanıyor?

- Benim romanlarımı iki kısımda düşünmek lâzım. Birinci kısımda Zor’dan sonra yazdıklarım; Bizim Diyar, Hilâl Görününce, Ağustos Başağı. Bunlar yakın tarihi ele aldığım kitaplar. Ancak bunlar sadece yazılı kaynaklardan yararlanılarak yazılmış romanlar değil. Yaşadığımız dünyada bunların karşılığı var.

Ağustos Başağı romanımda bir gazi var. Şimdi hayatta olmayan bu gazi ile 1985 yılında Söğüt’te tanışmıştım. Adı Ali Balaban’dı. Bu insan, Birinci Dünya Savaşı’nı, Kurtuluş Savaşı’nı yaşamıştı. Bana hayatını anlattı. Söğüt’te birkaç gün kaldık. Gazinin evini, çevresini tanıdım. O havayı teneffüs ettim. Öyle sanıyorum ki bu romanı yazılı kaynaklardan hareketle yazmaya başlasaydım başarılı olamazdım.

Hilâl Görününce romanımda ise dış Türkler’i anlattım. Bu romanı da eşimin ailesinden yola çıkarak yazdım. Eşimin ailesi Kırımlıdır. Kayınpederim ve kayınvalidemden bolca malzeme aldım. Onların Bursa’da oturan akrabalarından malzeme temin ettim. Akrabaların konuşmalarını, geleneklerini, tekerlemelerini ayrıntılarına kadar inceledim. Sonra Kırımlıların Türkiye’deki lideri Müstecip Ülküsal’dan yararlandım. Onun “Emel” dergileri vardı. O dergilerde Kırım’ın gelenekleri ayrıntılı biçimde yer alıyordu. Romanımı yazarken çok faydalandım.

O romanlar destan coşkusu ile yazıldı. Açıkça söylemek gerekirse, Türk destanlarına karşı bir sevgim, hayranlığım vardır. Manas Destanı’nı okuduğumda bende şöyle bir fikir doğdu: Bu destandaki unsurları, motifleri, atmosferi romanda kullansam nasıl olur? Bu düşünceden, bu ilhamdan hareketle yazmaya başladım.

Rumeli’yi yazışımın sebeplerine gelince, benim ailemden, Balkan Savaşları’nda göçüp Anadolu’ya gelenler vardı. Onların hatıralarıyla büyüdüm ben. Bu malzemeyi iyi kullandım. Balkanlar’da kaybedilmiş mülklerin tapuları vardı bende. Bu tapuları okuduğumda romanın da ilk kıvılcımları zihnimde canlanmıştı.

Bu destan heyecanı olsun, tarihe, göçlere ilişkin heyecanım olsun o zamanların şekillendirdiği ortama uygun duygulanışlardı. Şimdi o heyecanları duymuyorum. Tabiî, bunda yaşın getirdiği etkiler de vardı. Bir de Kemal Tahir’in tarihî romanlarının etkisi olabilir.

- Hikâyelerinizde ve Kayıp İstanbul adlı kitabınızda Rum komşulardan, azınlıklardan bahsediyorsunuz. Onlarla yakınlığınız nereden kaynaklanıyor?

- Benim çocukluğum Rum, Ermeni gibi komşular arasında geçti diyebilirim. Ben, bir Ermeni komşunun evinde doğmuşum. İsmimi bu aile koymuş. Onların kışlık evleri Şişli’de. Yazlıkları Kınalıada’daydı. Hep birlikte onların yazlıklarına giderdik. Ben, onların görgülerinden etkilendim. Görgüleri sözü size tuhaf gelebilir. Bu insanlar imparatorluk kültürü ile yetişmiş eğitimli kişilerdi. Birçoğu sarayda çalışıyordu. Onların sofra adetlerinden tutun da, bir mecliste nasıl konuşulacağına, misafirin nasıl ağırlanacağına kadar biraz törensel gelenekleri vardı. Biz de onların bu geleneklerinden etkileniyorduk. Elbette onlar da bizim âdetlerimizden etkileniyorlardı. Aslında onlar azınlık geleneğinden çok bir imparatorluk kültürünün temsilcileri gibiydiler.

Hikâyelerimde de Rum mahalleleri anlattım. Rumları ve Ermenileri komşularımız oldukları için yakından tanıdım. Yahudileri ise babamın iş ortağı bir Yahudi olduğu için yakından tanıdım. Fakat Kıbrıs meselesinin ortaya çıkması ilişkileri zayıflattı. 1956-57 yıllarındaki bazı provokasyonlar ilişkileri bozdu. Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalandığı haberinin gelmesi, buradaki Rumların mülklerinin yağma edilmesine sebep oldu. Bunlar sevimsiz olaylardı.

- Konusunu tarihten alan romanlar da yazan bir yazar olarak, tarihî olaylarla romandaki olayların birebir örtüşmesi gerektiğine inanıyor musunuz?

- Hayır, inanmıyorum. Ben tarihte yazılanların –belki bir anlamda resmî tarihin- dışına çıkmak isterim. Tarihin söylemediği bir şeyleri bulmak, yeni şeyler söylemek isterim. Meselâ ben, Ağustos Başağı’nda anlattım; Kurtuluş Savaşı’nın Söğüt’te başladığına, ilk ordunun burada teşekkül ettiğine dair bilgiler edindim. Söğüt biliyorsunuz Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu bir yerdir. Aynı yerin Kurtuluş Savaşı’nın başlatılma noktalarından birisi olması yeni bir görüştür. Bu ilçede Kuvayi Milliye’ye kimler katılmış, nasıl katılmış ayrıntıları ile araştırdım. Söğüt’ün mülkî âmirleri araştırmalarımda bana çok yardımcı oldular. Belgelere daha kolay ulaşmam için ellerinden geleni yaptılar. Bu incelemelerim sırasında idadiden iki çocuğun savaşa katıldıklarını ve şehit düştüklerini öğrendim. Bu ayrıntıları tarih kitaplarında bulamazsınız ama tarihi oluşturan da bu ayrıntılar toplamıdır.

Tarihe geniş açılardan bakabilmek gerekir. Yani resmî tarihin bize öğrettiklerinin dışında söylenmeyen veya ayrıntı olduğu için söylenemeyen bilgiler varsa romancı bunların üzerinde durmalıdır. Ben Ağustos Başağı romanımda bunları yaptığımı düşünüyorum.

Diğer romanım Çırpıntılar’dır ki bir göç romanıdır. Bu romanımda insanların sadece savaşlarda göç etmediğini, ekmek parası uğruna 1960’lı yıllardan sonra yurt dışına giden insanların da bir anlamda göç ettiğini düşünerek o insanları bütün yönleriyle anlatmaya çalıştım. Avustralya’ya giden bir Türk ailesinin anlatıldığı bir romandır bu. Son yazdığım romanlar; Karanlığa Direnen Yıldız, Deli Zamanlar, Gece Rüzgârları adını taşır. Bu romanlar diğerlerinden farklı değerlendirilmelidir. Bunlarda teknik de anlatım da saflaşıyor ve insana daha derinlemesine inebildiğimi düşünüyorum. Bu romanlarda tarihî olayların ağırlığından kurtulup insana, insanın iç dünyasına daha fazla eğiliyorum.

- Özel bir okulda üç yıl edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1973 yılında öğretmenliği bırakıyorsunuz. Bundan sonra sizin yazarlığınız açısından verimli bir dönem başlıyor. Dergilerde daha çok hikâyeleriniz yayımlanıyor. Resmî bir işte çalışmak, hele öğretmenlik gibi işin bir bölümünün eve taşınıyor olması bazı yazarların yakınmasına sebep olmuştur. Meselâ Tanpınar; “Şu okul zilleri olmasa neler yapardım.” der. Bu durumu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Özel Anadolu Lisesi’nde üç yıl öğretmenlik yaptım. Tabiî bugünkü Anadolu liseleri gibi bir lise değildi. Lisenin adı Anadolu’ydu. Hababam Sınıfı’na benzer sınıflarda öğretmenlik yaptım. Ben bir yazımda bu okulda geçen olaylarla Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı romanındaki benzerliklerden bahsetmiştim. Bu düşüncemi haklı çıkaracak bağlantıları vardı Rıfat Ilgaz’la okulumuzun. Okulumuzun idarecileri ile Rıfat Ilgaz Kastamonu öğretmen okulundan arkadaşmışlar meselâ. Bana öyle geliyor ki, okulumuzdan birileri Rıfat Ilgaz’a okulumuzda geçen olayları anlatıyordu. Zaten, Hababam Sınıfı filmi de bizim okulda çekildi.

Ben, öğretmenlik yıllarımda da yazıyordum. Hatta ilk romanım o yıllarda çıktı. Ancak, öğretmenlik, daha genel anlamda memuriyet mesai disiplinini gerektiriyor. Öğretmenliğin diğer memurlardan farklı bir yönü de var. Anlatılacak derse hazırlık gerekiyor, sabah erkenden işe gidebilmek için akşam zamanında yatmak gerekiyor. Bunlar yazma faaliyetini kısıtlayacak şeylerdir. Tabiî, bu olumsuzlukların yanında olumlu yanları da var çalışıyor olmanın. Bir yazar için lüzumlu olan dış dünya ile irtibata geçiyorsunuz, çok insan tanıma şansınız oluyor.

- Bir yazar olarak yeterince hayatın içinde misiniz?

- Şu anda görüyorsunuz, İstanbul’un bir hayli dışında yazlık havası içindeki bir sitedeyiz. Burada yaşıyor olmanın hem avantajları hem de dezavantajları var. Tabiatla iç içe olmak, sakin ortamda yazma fırsatı bulmak avantajlı yanı. Ne var ki, burada da insan eksik. İnsanların içine karışamıyorsunuz. Benim beslendiğim en önemli kaynak İstanbul’dur. İstanbul’un dar sokaklarıdır, tarihî mekânlarıdır. Buradaki kesin çizgili simetrik düzen sıkıyor insanı. Dar, küf kokulu, düzensiz sokakları arıyorum. Yazarın dış hayatla bağlantısı kopmamalıdır, diye düşünüyorum.

- Sizin “Rozalya Ana” hikâye kitabınız, hikâyeciliğinizin dönüm noktası olarak nitelendirilir. Siz de; “Rozalya Ana benim için yeni bir arayıştır.” diyorsunuz. Bu kitabınız hikâyeciliğinizin hangi bakımdan dönüm noktasıdır? Yahut, bu kitapla siz nasıl bir arayış içindesiniz?

- Bu kitabımda insan daha belirgin olarak kendini gösteriyor. İlk hikâyelerim insanı anlatır. Makine, Derin Yara gibi kitaplar toplumsal hikayelerin yer aldığı kitaplardır. Benim yeniden insana dönüşüm Onlardan Kalan adını taşıyan kitabımla olmuştur. Rozalya Ana’da hikâyelerimin insanî boyutunu da geliştirdiğimi düşünüyorum. Rozalya Ana gözleme dayalı hikâyelerimdir. Kırım gezimdeki gözlemlerimin etkisi ile yazıldı. Bu kitapta yoksul insanların iç zenginliklerini anlatmaya çalıştım.

- Siz bazı hikâyelerinizi ve romanlarınızı hem radyo oyunu için uyarladınız hem de senaryo olarak yazdınız. Hikâye ve roman tekniğiniz senaryoya yakın mı?

Siz, “Benim hikâyelerim ‘bir iç dökme’ özelliği taşır,” diyorsunuz.

Senaryo, teknik açıdan içinizi dökebilmeniz için yeterli oluyor mu? Yani, sinema dili ile hikâye dili arasında ne gibi benzerlikler veya farklılıklar var?

- Senaryo çalışmalarım oldu. TRT 1 için Yeniden Doğmak filminin senaryosunu sipariş üzerine yazdım. Bulgaristan’daki Türklerin durumunu anlatan bir filmdi bu. Dediğim gibi sipariş üzerine yazdım. Konuya ısınamamıştım. Biz doküman veririz, yardımcı oluruz, dediler. Başladık. Film bir hayli yankı uyandırdı.

Yazılan eserin filme birebir aktarılması pek mümkün olmuyor. Çünkü sinema pek bireysel değil, ekip işi. İşin içine yönetmen de karışıyor. Zaman zaman kafanızda canlandırdığınız eserden farklı bir sonuçla karşılaşabiliyorsunuz. İnsan psikolojisini sinemaya bütün boyutları ile yansıtamıyorsunuz.

Senaryoyu yazdığımda Osman Seden geldi. Senaryo elinde, “Bunlar müthiş şeyler” dedi. Durdu, “Ama” dedi, “siz sinemayı bilmiyorsunuz.” Senaryonun bazı kısımlarını sinemaya aktarılamaz bulmuştu galiba. Bazen de uzun diyalogları kestikleri oluyordu. Benim kullanmadığım sözler ekleniyordu senaryoya . Meselâ; “Köpek!” diye bağırıyordu adam. Ben bu sözü hiç kullanmadım. Kullanmam da. Bunu köpeklere bile hakaret sayarım. Mekân seçimi benim senaryomda tasvir ettiğim mekânlardan daha başarılıydı.

- Sizin hikâyelerinizde çoğu zaman çiçekler ve kuşlar fondaki bir resim gibi yer alıyor. Çiçekler ve kuşların hayatınızdaki yeri?

- Bizim çocukluğumuzda İstanbul’da her evin bir bahçesi vardı. Kırlarda, bahçelerde büyüdük. Biz tabiatla iç içeydik. Eski İstanbul ailelerinde çiçek yetiştirmek bir gelenek gibiydi. Herkes birbirine çiçek tohumu hediye ederdi. Pencere önleri saksılarla süslüydü. Evde benim kuşlarım vardı. Onlar çoğaldıkça çoğaldı. Bırakıp bir yerlere gidemiyoruz. Bir yere gideceğimiz zaman anneme bırakıyordum. Ben bütün hayvanları çok seviyorum.

- Hikâyelerinizin çoğunda şiirsel bir üslûp göze çarpıyor. Yoğunluk bakımından şiire en yakın türün hikâye olduğu söylenir. Böyle olmasına rağmen hikâye yine de nesirdir.

Hayat hikâyenizi anlattığınız bir yazınızda diyorsunuz ki: “Eleştirmenler beni pek yetenekli bulmakla birlikte, duygusallıkla suçluyorlardı. Hayata bakış tarzımı ve mizacımı değiştirmek gibi bir müdahalede bulunmak zorunda hissediyorlardı kendilerini.”

Sizi duygusallıkla itham edenler şiirli üslûbunuzdan hareket ederek mi bu sonuca varıyorlardı?

- Evet, tespit doğrudur. Ben hikâyelerimde de romanlarımda da şiirsel üslûbu benimserim. Hatta şiirlerimi romanlarımda kullanırım. Bir şiiri kahramanıma okuturum ama o şiir aslında benim şiirimdir.

Yazı hayatımın ilk yıllarında Eğik Ağaçlar’a aşırı duygusal olduğuma dair eleştiriler geldi. Kitabımı okuyan program yapımcısı Ümit Kaftancıoğlu’nun böyle bir eleştirisi oldu. İtirazlar üslûbumdan çok muhtevadaki duygusallığıydı zannediyorum. O zamanlar sosyal konuları yazanlar veya o tür yazıları okumak isteyenler benim bireyi anlatan hikâyelerimi pek sevimli bulmamış da olabilirler.

Genel anlamda şunu söyleyebilirim, yazılarım hakkında çıkan olumlu yazılar olumsuzlukların çok üzerindedir. Hatta Cumhuriyet gazetesinde kitabımın Sait Faik armağanını alacak özelliklere sahip olduğu yazıldı. Sait Faik Armağanı için yazarın başvurusu gerekiyor. Ben hiç başvurmadım.

- Yeni çalışmalarınız var mı?

- Yeni bir romana başladım. Bu yıl içinde bitirmeye çalışacağım. Arada bir hikâye de yazıyorum. Hikâyede ve romanda biraz toplumun ironisine, mizahına yönelmek istiyorum.

Sevinç ÇOKUM

İlk ve ortaokulu İstanbul’da okudu. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1970). Bir süre edebiyat öğretmenliği yaptı. 1975’te öğretmenlikten ayrılarak kendisini edebî çalışmalara verdi. Türk Edebiyatı dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü, Türkiye gazetesinde yazdı. Sevinç Çokum edebiyat dünyasına hikâye ile girdi. Hikâyeleri Hisar, Türk Edebiyatı, Töre dergilerinde çıktı. Sonra Romana yöneldi. Sosyal ve tarihî romanlar kaleme aldı. Hikâyelerinde İstanbul’un gelenekçi semtlerinin sosyal yapısından kesitler verdi; yalnızlığı ve dayanışmayı işledi. Ruh tahlillerine girerek kahramanlarının duygularını akıcı ve dokunaklı bir dille tasvir etti. Romanlarında sosyal konuların yanında tarihî konulara da ağırlık vermiştir. Türk kimliğinin üzerinde durarak esir Türklerin ıstıraplarını dile getirmiştir.

ESERLERİ :

Hikâyeleri: Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makina (1976) Türkiye Millî Kültür Vakfı Özel Jüri armağanı, Derin Yara (1984), Onlardan Kalan (1987). Bu hikâye kitapları yeni düzenlemeyle Ötüken Neşriyat arasında şu isimlerle yayınlandı: Bir Eski Sokak Sesi (1993), Evlerinin Önü (1993), Onlardan Kalan (1993).

Romanları:: Zor (1977) Dündar Taşer Roman Armağanı birincisi, Bizim Diyar (1978), Hilâl Görününce (1984) Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Romancısı armağanı, Türkiye Millî Kültür Vakfı Edebiyat armağanı, Ağustos Başağı (1989), Gülyüzlüm (1989), Çırpıntılar (1991). Gece Rüzgârları (2004).

Senaryoları: Beyaz Sessiz Bir Zambak (1987), Yeniden Doğmak (1987) Ankara Gazeteciler Derneği Yılın Senaryosu armağanı.

Radyofonik eserleri: Hilâl Görününce, Ağustos Başağı, Nefise Hatun.