Çocuklarda Özgüven

——————————————————————————–

Seref ALGUR*
Kayseri Ticaret Meslek Lisesi Psikolojik Danisman

Özgüven, artık günümüzde çok sık kullanılan terimlerden birisidir. Özgüven kavramına detaylı olarak girmeden, kısa ve öz bir tanımını yapmak sanırım yararlı olacaktır.Özgüven: “Bireyin kendinden memnun ve kendisiyle barışık olmasıdır.”

Çocukların özgüven kazanmalarında, aile yaşamının çok önemli bir rolü vardır. Aile içerisinde yaşananlar çoğu zaman dışarı yansımaz. Aile içinde âdeta mutluluk oyunu oynanır. Aslında çocuklarına en fazla zarar veren aileler, yüzeysel anlamda mutlu ve hatasız görünmeye çalışan ailelerdir.Bu tip aileler “Bütün çocuklarımızı sever ve onlara karşı hiçbir ayrım yapmayız” derler. Ancak aile içinde çocuğu günah keçisi gibi belirleyip, hata ve kusuru o çocukta ararlar. Aile yaşamının görünen tarafı değil, görünmeyen tarafı ilişkileri belirlemekte çocuğun özgüven gelişimini desteklemekte ya da engellemektedir. Bunun için her aile içinde değer sistemi açıklanmalı, böylelikle çocuklar neyin“doğru” neyin“yanlış” olduğunu anlamalı, ailenin koyduğu kurallar kolayca tanımlanabilmeli ve gerektiğinde tartışılabilmelidir.Aynı çatı altında güvenli ve uyumlu bir yaşam sürebilmek için, her ailenin bazı kuralları olması gerekir.

Çoğu çocuk, aile içindeki bir kuralın varlığından, ilk kez bu kuralı çiğnediği zaman haberdar olur. Bazen, ana ve babanın evdeki konulan kurallarla ilgili çatışması, çocuğu duygusal açıdan çok olumsuz etkiler. Çünkü çocuk, anne ve babanın birbiri üzerinde üstünlük kurmaya çalışmasının, kendi gereksinimlerinden daha önemli olduğu duygusuna kapılabilecektir. Günümüz aile yapısı içerisinde, özgüven oluşumunu etkileyen en önemli etkenlerden birisi de iletişimdir. Aile bireyleri farklı kuşaklardan oluştuğu için, iletişim konusunun sık sık sorunlara neden olması kaçınılmazdır.Ayrıca her ailenin ve bu ailedeki her bir bireyin iletişim şekli bir diğerininkine benzemez.Çocuğumuzun özgüven kazanması için aile içinde sohbetlere zaman ayırmalıyız.Aile bireyleri günümüzde âdeta televizyonun esiri durumundadır. Aile bireyleri âdeta reklam aralarında birkaç tepkide bulunabilmektedirler. Oysa bırakın sadece sözel mesaj vermek sözel olmayan mesajları da almak önemlidir.

Günümüzde pek çok ailede hem annenin hem de babanın çalışması, iş yaşamlarının çok karmaşık ve stresli olması, evlerini sığınak gibi görmelerine neden olmaktadır. Diğer taraftan da ailenin toplumsal çevreden kopuk olmaması çok önemlidir. Aile çocuğa toplumla dostluk ve iş birliği içinde yaşama konusunda, yeterli ve iyi bir model oluşturmalıdır. Ayrıca aile bireyleri evin dışında yeterince vakit geçirmeli, kendisini sosyal ölüme hapsetmemelidir.

Çocuğun gelişimini etkileyen en önemli şey sevilip sevilmeme duygusudur.Ana babası tarafından sevilen bir çocuk, kendini sevmeyi öğrenir.Ancak yaptığım grup psikoterapilerinde yetişkinlerin çocukluk yaşantıları ile ilgili, sevme ile ilgili psikolojik armağandan nasibini almadıklarını hep gördüm. Bizim toplumumuzda sevgiyi çok kolay gösteremiyoruz. Oysa sevginin gerektiği gibi ifade edilmemesini kaçırılmış bir fırsat olarak görüyorum.Çocuklarımızı içten sevme kavramının arkasına sığınarak, sevgimizi onlara açıkça göstermememizin hiçbir anlamı yoktur.Çocuğun, özgüven duygusunu oluşturmak için onu sadece sevdiğimizi tekrarlamak yeterli değildir. Onu neden sevdiğimizi açıklamamız da çok önemlidir. Zaman zaman çocuğumuz bizi üzer bizi kızdırır. Ona karşı içimizde kızgınlıklar birikebilir ama yinede ebeveyn olarak onu her zaman çok sevdiğimizi bilmesi gerekir.Ona olan sevgimizin birtakım koşullara bağlı olduğunu düşünmemesi gerekir.Çocuklara, varlıklarının yaşamımızın niteliği üzerinde ne kadar önemli bir etki yaptığını anlatmamız önemlidir. Oysa bugün çoğu ana baba, çocuklarından bahsederken annelerine çektirdiklerinden aile bütçesine getirdikleri yükten, zaten stresli olan babanın sıkıntısını daha da artırdıklarından bahsetmekte, bunu da çocuğa hissettirmektedirler. Çocuklar içinde yaşadıkları kültür nedeniyle benlik saygılarını kaybetmeye başlarlar.Bu durumda çocuğa destek olabilmek, duygularını ifade etmelerini sağlamak çok önemlidir.

Özgüveni oluşturmada aile içi iletişimin çok önemli olduğunu vurgulamıştık. İletişimin en önemli ögelerinden birisi de dinlemektir.Çocuk bir sorununu ya da endişesini dile getirirken onun duygularını, şüphelerini ve ikilemlerini sadece dinleyerek de anlayış gösterebiliriz.Çocuğun konuşmasını tamamlamadan teselli etmemiz ya da gereksiz önerilerde bulunmamız, çocuğa hatalı olduğu mesajını verecektir.Oysa onu sadece dinlemek ve sonrada sarılmak onu çok daha fazla rahatlatacaktır.Çocuğa aile yaşamı içerisinde zaman ayırmak çok önemlidir. Ayrılan zamanın süresi değil, niteliği çok önemlidir. Bazen aile bireyleri aynı ortamı paylaşırlar ama aralarında hiçbir duygusal alışveriş yoktur.Çünkü bu beraberlik nitelikli değildir.

Çocuk toplum içerisinde bazen haksızlıklara, istismara uğrar.Bu yüzden de çocuklar bazen kendilerini güçsüz ve zayıf hissedebilirler. Örneğin; düşüncesiz biri çocukla alay edebilir ya da onu aşağılayabilir, öğretmeni tarafından gereksiz yere cezalandırılabilir. Bu gibi durumlarda, çocuğun duygularını ortaya çıkarmak ve onu anlamak, kendisine yapılanın haksız bir davranış olduğunu kabul etmek çok önemlidir. Çocukla iletişim kurarken onu etiketlemek (senin gibi çocuklar), mesafe koymak(Seni dinlemiyorum.), çocuğu başkalarıyla karşılaştırmak(Ablan hiç böyle davranmazdı.), abartmak (Sen zaten her zaman yaramazsın.), alay etmek, suçluluk duygusu aşılamak (beni öldüreceksin.), kehanette bulunmak (Asla başaramazsın.) çok yanlıştır. Bütün bu tepkiler çocuğun özgüvenini yıkar, çocuk ya içine kapanır ya da protesto etmek için hırçınlaşır, saldırgan davranışlara yönelir.Çocuk yetiştirirken asla şımartılmamalı. Her istediğini elde etmiş birey ideal oluşturmada zorluk çekebilir, yaşamla ilgili doyumsuzluklar bireyi mutsuz ederek amaçsızlığa sürükler. Eğitimi en güç olan çocuklar şımartılmış çocuklardır.Unutmayalım çocuk hiçbir zaman bizim prototipimiz değildir.Yaşam şartları, niteliği sürekli değişmektedir. Çocukluk yaşamında doyuramadığımız, eksik kalan süreçlerimizi ana baba olarak çocuğun üzerinde doyurmaya çalışmakta, abartılı davranışlara yönelmekteyiz. “Ben yaşamadım, çocuğum yaşasın. Sen doktor olmalısın.” gibi yaklaşımlar, sadece kendi iç dünyamızdaki çocuğu doyurmaktan öte bir şey değildir.

Yaşantımıza baktığımızda, korkularımızı ve kaygılarımızı çocuklarımıza bulaştırdığımızı görürüz.Çoğu kararlarımızı da bu korku ve kaygılarımızın sorumluluğunu almak bize çok zor gelir.Üstelik bu kararlar, kendi kararlarımızdır.Başkalarının kararlarına uymak bize daha kolay gelir. Yaşamımızda fazlaca risklere girmek istemeyiz.Değişimden hep korkar ve ürkeriz. Bildik, tanıdık ama mutsuz hayatımıza devam etmek bize daha kolay gelir. Çünkü her değişim bir rism taşır.Yüreğimizdeki cesareti, yine yüreğimize gömmüş bir durumda ömürlerimizi geçiririz.Çünkü en ufak bir değişimde anne baba veya toplum tarafından uyarılır âdeta kültürel kavanoz(J.L. Moreno) içinde sıkıştırılıp kalırız. Böylece doğuştan getirdiğimiz yaratıcılık duygularımızı, iç dünyamıza hapsederiz. Yaşamımızda yeni arayışlarda bulunmayız. Bazılarımız iç sesinin arayışlarını ustalıkla sunarken, bazılarımızda hiç duymamazlıktan geliriz. Oysaki yaşamda bu iç sesi duyabilmek için cesaret her zaman çok önemlidir.Çünkü cesaret özgüvenle birlikte yaşar. Burada kastettiğim körü körüne bir cesaret değildir.Çünkü körü körüne bir cesaret kişiye zarar verebilir. Ama gerektiği zamanlarda cesur olmayı bilmek çok önemlidir. Unutmayalım, tutunduğumuz korkularımız bizi daima geriye götürür. Yaşamımızda birçok alanda bizi kilitler. Sınavlarda başarısız olan gençlerin büyük çoğunluğu ne yazık ki özgüven eksikliğinin kurbanı olmaktadırlar. Özgüven kavramı aynı zamanda sürekli artan, gelişen bir kavramı da ifade etmektedir. Çünkü birey istedikçe ve başarı duygusunu tattıkça özgüven duygusunu daha fazla yaşayacak, aslında içerisinde var olan yaratıcılık duygusunu ortaya çıkaracaktır.

Aile yaşantısı içinde güven duygusu yaşanan, sıcaklık hissedilen ve bireylerin birbirlerini desteklediği bir ortam geçirmeleri dileğiyle…