——————————————————————————–

Çağrı GÜREL

Fotoğraf, çocukların. Bir şekilde onları çekmeye çalıştık Ankara’da. Elimizden geldiğince…

Makinenin karşısına geçip durdu her biri. Bir şeyler söylemeye çalıştılar tebessümleriyle. Belki de biz, onları anlamadığımızdan sürekli sorduk. Cevap verdiler dillerinin döndüğünce…

İşte bu ahalinin çocuklarının bir kısmı burada, bu sayfalarda. Dediğimiz gibi: Fotoğraflarını çekmeye çalıştık. Ama renkler aldı götürdü bizi onların rüyalarına.

Herbirinin derdi başka bir dert üzerine kurulu. Şehir bütün benliğiyle örtüyor üstlerini. Zaten biz şehir ahalisinin üstü çizilmiş kişileri ve üstün olmak şanı bize yakıştığından , unuturuz elimizden geldiği kadar sizi, daha doğrusu kendimizi...

Bir şekilde hatırlarız sizleri, acırız halinize, asıl acınması gerekli olanın bizler olduğunu bile bile...

Bazen bu sayfalara çiziktiririz sizleri, sizin için öneriler sunarız, hoş kelâmlar eyleriz, ama ne yazık ki o söylediklerimiz veya söylemeye çalıştıklarımız orada asılı durur. O levhaya, o yazıya, o yazıtlara artık dönüp bakmayız bile. Yapmış olmak önemlidir, sadece “dedim, yaptım” deriz. Ama sizler orada burada ve her yerde durursunuz ve biz yanınızdan geçip gideriz.

Biz gideriz ve siz kalırsınız, siz olursunuz, siz bir olursunuz, birbirinizi tanırsınız, gece yastığa başınızı koymadan dua edersiniz sokakta kalan, soğukta donan, savaşta evsiz barksız kalan kardeşleriniz için.

Günlerden bir gün gelir ve o günün diğer günlerden hiç mi hiç farkı yoktur. Bir amca gelir ve size, bir dergi için, çocuklarla ilgili özel bir sayı hazırladıklarını, sizinle röportaj yapmak istediğini söyler ve siz en açık yüreğinizle sorulanları cevaplarsınız. Fakat bilirsiniz; bunun da sizin dünyanıza fazla bir katkı sağlamayacağını.

Amcanın sorularını sorular kovalar. Masanın üzerinde de bir lâmba.

- Bu ne amca?

- Bu lâmba, farzedinki Alâeddin’in Sihirli Lâmbası. Bilir misiniz o masalı? Hani lâmbadan bir cin çıkar ve “ dile benden, ne dilersen dile” diye sorar.

- Biz dileyemeyiz ki!

- Neden?

- Lâmba Alâeddin’in...

- Diyelim ki sizin...

- Kaybetmiş mi Alâeddin?

- ...

- E peki ne diyelim, deneyelim.

“ Masa da masaymış ha!” *

Lâmba da lâmba...

Siz sorulanlara yetiştirirsiniz ve dileğinizi belirtirsiniz cin efendiye. Alâeddin’in Sihirli Lâmbası, masanın üzerinde kısa bir süre de olsa sizindir ve lâmbadan cin çıkar ve “dile benden, ne dilersen dile ey hafta sonlarını simit satarak geçiren Kasım! ” diye sorar. Kasım: “ Bir evimiz olsun da ne olursa olsun.”

Yanında gece yarılarına kadar sokaklarda dilenen, mendil satan, boyacılık yapan, bu işleri yaparken de bir köşeye çekilip öğretmeninin verdiği ödevi bitirmeye çalışan Nurten’i görür gözleriniz. Ona yöneltilir soru, ne dilenilir ki şu hayatta paradan başka onun için. İstemek, dilemek parayla eş anlamlıdır. Öyle mi?

- Şimdi eve gitmek isterdim, ninem ilerde... Babam askerde, annem kardeşimle bizi bekliyor.

- Neden eve gitmek?

- Ödevlerim var...

“SIFIR

Hayat Bilgisi dersini öğrenemedim

Hocam

Cereyanlar kesikti oturdum şiir

yazdım

Oturdum şiir yaşadım içim kanadı

Hocam

......

Sabah kalktım mahalle ışıl ışıl

Meğer bizim hanede sigorta atmış

Hocam” **

- Tatlı yer misin şu tatlıcıdan, hangisini istersen?

- Hangisini mi?

- Evet, canın hangisini istiyorsa.

- Para versen...

- Tatlı yesen...

Kaşkül ister, birkaç kaşık alır, yiyemediğini, karnının ağrıdığını söyler ve sağol diyerek Kızılay’ın kalabalığı içerisinde kaybolur.

Aradan beş dakika geçmez ki Nurten tekrar görünür. Yanında bir başka çocuk daha vardır. “Abi, yiyemediğim tatlıyı bu yesin mi?”

Gece soğuk ve pusludur...

Lâmba bu defa hastane masasında. Ankara Devlet Hastanesi İlköğretim Okulu.

Hastanede okul, 24 mevcutlu. Ama mevcut bir azalıp bir çoğalıyor. Kimi sınıfta, kimi yatağında... Memleketini, sınıflarını, sıralarını bırakarak gelmişler ve iyileşip tekrar boş bekleyen sıralarına dönmek için bir sınıfa doluşmuşlar. Lâmba yine iş başında.

Fatih; Aksaray’dan. İyileşmek istiyor her hasta gibi, “Polis olmak, bir şey istemem okumaktan başka...”

Ankara’dan Simge. İkinci sınıf. “Tabiî ki iyi olmak, okuluma kavuşmak, öğretmen olmak.”

Yine Ankara’dan Ayşegül. Okulu pencereden bakıp tarif edilecek kadar yakın. “Oynaya oynaya gitsem bir gün okuluma.”

Okan Ordu’dan getirilmiş Ankara’ya. Üçüncü sınıf.

Ordu Yetiştirme Yurdu Çocuklarını biliyor mu acaba?

“Burası Ordu

Yetiştirme Yurdu

Birer acılı türküyüz

Odalar dolusu.” ***

Polis olmak, güvercin olup uçmak Okan’ın istekleri sıra sıra...” Hiç hasta olmamak, derslerine rahat çalışmak. “

Çankırı’dan Ayşe. İsteği, dileği diğerleriyle aynı. İleride hemşire olmak istiyor. Annem geçenlerde: “Hemşireler melek gibi, değil mi kızım?” dedi.

Cüneyt yatağından kalkamıyor. Biz varıyoruz onun yanına. Futbolcu olamazsa doktor olmayı düşünüyor.

- Kötü duruma düşmemek, zorluğa girmemek benim isteğim.

- Kötü durum ne demek ? diye sorulunca.

- Boşluğa ve borçlara girmemek

- Hasta olmak kötü durum mu?

- Evet...

Siteler”deyiz. Mobilyacı çocukları arıyoruz. Fakat çırak kalmamış. Sekiz yıllık eğitimin ardından çıraklığın öldüğünü söylüyor Mahmut Usta. Bir simitçi çocukla karşılaşıyoruz. İsmi Fatih. Sabah simit satıyor, öğleden sonra okuluna gidiyor.

Zamir ise belki de bu sitenin en küçük çırağı. Maddî durumu kötü olduğundan sekizinci snıftan terk etmiş sırasını. “Çok şey dilerdim ama en başta, abim saz dükkanı açacak, yardım ederdim abime param olsa.” Simitçi Fatih’e tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmiyor. “Fatih, okuldan çıkıp sitelere gelme, okulun kıymetini bil, oku adam ol.”

- Neden okumak istiyorsun ki? Memlekette o kadar okuyan insan var. Marangoz ustası olmak kötü mü?

- Yok da, kendi işini yaparsan, usta olursan o zaman başka.

Bu kadar da değil tabiî ki. Bu kadar değil Ankara. Memleketimizin, çocuk fotoğraflarıyla sınanınca-pek farkı yok diyebiliriz güneyiyle kuzeyi, doğusuyla batısı arasında. Nice çocuklar gelip geçiyor masal dünyasını yaşayamadığı memleketinden. Bıyıkları terlemeye başlıyor her birinin, hayat bilgisi dersini öğrenemeden. Ellerinde boya sandığı, tiner, simit tepsisi, dersane kitapları, mendil, okul çantası ve beslenmesi, futbol topu ve malzemesi, döner, pizza... Düşlerinde masal ülkesi.

Bakın İşte Mert.

Nice çocuklar gibi o da hafta sonunu iple çekenlerden. Anne babalarıyla olacaklar çünkü. Kızılay’a gidecekler. Alış veriş yapacaklar, pizza döner yiyecekler karşı karşıya...

Ama çocuk her yerde çocuk. Siz onun döneri iştahla yediğine bakmayın. Düğümleniyor lokmalar boğazında. “ Zengin olmak isterdim, zengin olunca fakir çocuklara yardım etmek isterdim...”

Halit ise astronot olmak istiyor. Hafta sonlarını satranç dersi alarak geçiriyor.

En son gelelim okuyan çocuklara. Muhammet Fatih ve Halil İbrahim. Bizim Simitçi Kasım’la okul arkadaşları, Karagözcü olmaya merak salmışlar bu ara.

- Merhaba Karagözüm.

- Merhaba Hacivat.

- Nasılsın Karagözüm.

- Sağolasın iki gözüm.

- Karagözüm sen bilir misin Alâeddin’in Sihirli Lâmbasını?

- Kasap Alâeddin’in ne lâmbası?

- Hayır Karagözüm. Masal bu masal. Hani bir lâmba vardır. İçinde de bir cin vardır. Cin lâmbadan çıkar ve Alâeddin ’e ne dileği varsa sorar. Bilir misin bunu Karagöz Amca?

- Olmayacak duaya “Amin” denir mi Hacı cavcav Amca?

Küt!

*Edip CANSEVER

** Cengiz COŞKUN

***Gökhan AKÇİÇEK