Seher TOKTAMIS*

O yıl çok güzeldi, özellikle mevsimi… Ben sekiz dokuz yaşlarındayken bizim çok lezzetli ceviz veren ağaçlarımız vardı.

Sonbaharın o esintili ve yağmurlu günlerinde, üstü yeşil kabuk tutup çatlamaya yüz tutmuş cevizlerimin, esen rüzgârın önünden geçmesiyle aşağıya tıp tıp düşmesini izlemek benim için bambaşka bir heyecandı. Onları toplarken başka hayaller kurardım. İlk önce eve ceviz götüreceğim zaman annemin sevinci aklıma gelirdi. Ondan sonra o hünerli ellerinden cevizli baklavanın lezzetini düşünürdüm. Ve en önemlisi ceviz satıp okul harçlığımı çıkartmak ve yepyeni bir okul forması almaktı.

Mahallenin çocukları düşen cevizlerimi hep götürürlerdi. Buna çok kızardım. Çünkü onların her biri bir hayalimi taşırdı. Eksilmelerini istemezdim ve hızla koşup çocukları kovalardım.

Sonbaharda havanın bozuk olduğu günlerden bir gün, yağmur yağarken kız kardeşimle beraber sıkı giyinip sabahın köründe ceviz toplamaya çıkmıştık. Hava çok bozuktu eve geri dönemiyorduk. Şemsiyeyi alıp ceviz ağacının altına sığınmıştık. Gülüşüp oynaşırdık o soğuk havada. Ceviz ağacıyla konuşmaya başladım: “Ceviz ağacım çok işe yararsın ama bir gün beni yapraklarının altında yağmurdan koruyacağın aklımın ucundan bile geçmezdi.” deyip ceviz ağacına bir öpücük kondurup, ağacın gövdesine sarıldım. Artık yağmur dinmişti. Cevizlerimizi toplayıp eve geri döndük.

Şu an 13 yaşındayım. Kesilen ceviz ağacımı ve o günleri çok özledim. Anladım ki tek bir ağacın bile insana bir çok yararı var. En azından oturduğumuz ortamda bir fidan bulunmalı.